“İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası” İş Cinayetlerinin Gölgesinde Başlıyor!

“İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası” İş Cinayetlerinin Gölgesinde Başlıyor!
BASIN AÇIKLAMALARI
0
Paylaş:

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 1987 yılından beri 4-10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen “İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası” bugün başlıyor. Bu yıl 31.si düzenlenen İş Sağlığı ve Güvenliği haftası etkinlikleri kapsamında bakanlık tarafından Gaziantep’te çeşitli sempozyum ve toplantılar düzenlenecek.

İş cinayetlerinde dünyada üçüncü, Avrupa’da birinci sırada olan ülkemizde, bu sempozyum ve toplantılarda konuşan bakanlık yetkilileri, her yıl olduğu gibi, işçi sağlığı ve güvenliği konusunda hamasi nutuklar atmaya devam edecekler.

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre;  AKP’nin iktidara geldiği 2002 Kasım ayından 2017 yılı Mart ayına kadar olan dönemde yaşanan iş cinayetlerinde en az 18.882 işçi, emekçi hayatını kaybetmesine rağmen ‘dünyanın en iyi yasalarını da yapsanız iş kazalarını bugünden yarına çözmek mümkün değil, zamana ihtiyaç var”  mealinde konuşmalar yapmayı sürdürecekler.

Oysa bu ülkenin işçilerinin, emekçilerinin hamaset nutuklarına değil, her yıl aralarından ortalama bin beş yüz kardeşini koparan iş cinayetlerinin ortadan kaldırıldığı bir çalışma yaşamına ihtiyacı vardır.

Tuzla tersaneleri, Davutpaşa, Ostim, Soma, Kozlu, Karadon, Ermenek, Esenyurt, Torunlar, Soma gibi yüzlerce iş cinayetinde binlerce canımızı yitirmemize rağmen hükümet iş cinayetlerine açık davetiye çıkaran güvencesiz çalışma koşullarını daha da yaygınlaştıracak düzenlemeleri hayata geçirmeye devam etmektedir.

İşçi sağlığı ve güvenliği siyasi iktidarların lütuf değil,  tüm çalışanlar için temel bir haktır. Bu temel hakkın hayat bulması için tüm işçilerin, emekçilerin güvenceli çalışmasının sağlanması öncelikli koşuldur.

Tüm veriler iş cinayetlerinin çok büyük bir bölümünün kayıt dışı, kurasız ve taşeron istihdamın olduğu işyerlerinde yaşandığını tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu işyerlerinin ortak bir özelliği de ya sendikal örgütlülüğün tamamen engellendiği ya da işçilerin değil, işverenlerin çıkarlarını gözeten  ‘sendikacılığa’ izin verildiği iş yerleri olmasıdır.

Buna rağmen siyasi iktidar ve Çalışma Bakanlığı tüm çalışanları daha da güvencesiz koşullara iten politikalarda ısrar etmektedir.  Modern kölelik olarak nitelendirilen özel istihdam büroları aracılığı ile çalıştırma,  iki yıldır kaldırılacağı söylenen taşeron istihdamı daha da yaygın hale getirme gibi politikalar işçilerin- emekçilerin hayatını hiçe saymada ısrarın tipik örnekleridir.

Ülkemizde günde ortalama 5-6 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybederken Çalışma Bakanlığı 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı yasa ile övünmeyi sürdürmekte, “koruyucu tedbirlerden önleyici tedbirlere” geçildiğinden dem vurmaktadır. Övündüğü yasaya rağmen iş cinayetlerinin sayısında neden düşüş yaşanmadığını ise “istihdamdaki artışa kıyasla ölümlü iş kazalarında düşüş var” diyerek geçiştirmektedir.

Oysa sigortasız, her türlü haktan mahrum, kayıt dışı istihdam edilen 10 milyon insanın yaşadığı kazaların önemli bir bölümü SGK’ya bildirilmediği için resmi rakamlara yansımamaktadır. Bu kazalar eklendiğinde ortada çok daha vahim bir tablo olduğu görülecektir.

Yaşanan onca can kaybına, acıya rağmen hükümet hala daha fazla kar için iş güvenliği önlemlerini almayan işverenleri görmezden gelip sorumluluğu işçilere, emekçilere yıkmaktadır. İş cinayetleri sonrasında açılan davalarda işverenler-patronlar için adeta bir cezasızlık hukuku işletilmekte, hayatını kaybeden işçilerin aileleri kan parası verilerek susturulmak istenmektedir.

Tekrar altını çiziyoruz. Bu koşullarda yaşanan cinayetlerin ardından ‘iş sağlığı ve güvenliği kültürünün geliştirilmesi gerekiyor’ demek yeterli değildir. Çünkü güvenceli çalışma koşulları sağlanmadan İSG kültüründen bahsetmek mümkün değildir. 

Nitekim ülkemizin de onayladığı İş Sağlığı Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin 155 Sayılı ILO sözleşmesinde ve İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin 161 Sayılı ILO sözleşmesinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanabilmesi ve bir İSG kültürünün oluşturulabilmesi için çalışanların, istihdam güvencelerinin, gelir güvencelerinin, temsil (sendikal) güvencelerinin, mesleki gelişim güvencelerinin sağlanmasının şart olduğu vurgulamaktadır.

Ülkemizde güvencesiz istihdam tiplerinde ısrar edildikçe iş cinayetlerinin- kazalarının, meslek hastalıklarının azalması mümkün değildir. Güvencesiz istihdam bataklığını kurutmak yerine bu bataklıkta yaşanan iş cinayetleri sonrasında çalışanları suçlamak, sorunu toplu önlemlerden çok bireysel önlemlere indirgemek çözüm değildir. Dolayısıyla güvencesiz istihdamın temel istihdam biçimine dönüştürülmek istendiği bir sistemde sorunu sadece yasal değişiklikler yaparak aşma ihtimali de yoktur.  

Türkiye’nin İSG alanındaki yapısal sorunlarının temelinde, gerek işveren kesimi gerek kamu işvereni olan ve çalışma yaşamını düzenleme konumundaki devletin tercih ettiği politikalar yatmaktadır. Tercih yıllardır, özelleştirme, sendikasızlaştırma, kayıt dışı çalıştırma, taşeronlaştırma gibi sermayenin ihtiyaçlarına cevap verecek yönde kullanılmaktadır. Bu durum güvencesiz çalışma biçimlerinin yayılmasını,  kadın ve çocuk emeği sömürüsünün,  kayıt dışı istihdamın artmasını,  alana ilişkin gerekli yatırımların yapılmamasını, yasalarda belirtilen denetimlerin yeterince yapılmamasını beraberinde getirmektedir.

Öte yandan güvencesiz istihdam tüm çalışanlar gibi kamu emekçilerini de her geçen gün daha fazla tehdit etmektedir. Sözleşmeli, geçici, kuralsız, taşeron istihdam bir ahtapotun kolları gibi tüm kamu alanının sarmıştır. OHAL-KHK rejimi ile iş güvenceleri fiilen ortadan kaldırılan, hak arama yolları dahi bir bir kapatılan kamu emekçilerini siyasi iktidarın kapı kuluna dönüştürmeyi hedef alan saldırılara her gün bir yenisi eklenmektedir.

Yıllardır sınırlanan iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmak istenen kamu emekçileri İSG alanında da sorunlar yaşamaya devam etmektedir. Özellikle kamu hizmetlerini piyasaya açan, vatandaşı ‘müşteri’, kamu kurumunu ‘ticari işletme’ye çeviren yasal ve fiili uygulamalar kamu emekçilerinin bu alanda yaşadığı sorunları daha da artırmıştır. 

2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı yasanın kapsamına alınmıştır. Buna göre yasanının 6., 7.,  ve 8. Maddeleri dışında kalan düzenlemelerinin kamuda da hayata geçirileceği, söz konusu maddelerin ise kamu kurumlarında 1 Temmuz 2014 tarihinden itibaren yürürlüğe gireceği düzenlenmiştir. Ancak aradan geçen beş yıl içinde 6331 sayılı yasada defalarca değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler sonucunda yasanın 6. ve 7. Maddelerinin kamuda uygulanması iki defa ertelenerek 2017 yılının Temmuz ayı başına bırakılmıştır.

Söz konusu maddeler “İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri” ve “iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin desteklenmesi” gibi iş güvenliği uzmanı, iş yeri hekimi ve diğer sağlık personeli görevlendirilmesini kapsayan İSG’nin omurgası niteliğindeki düzenlemelerdir.  İSG’nin omurgasını oluşturan bu düzenlemelerin beş yıldır ertelendiği koşullarda kamu emekçilerinin yasanın kapsamında olduğunu iddia etmek gerçeği yansıtmaktan uzaktır.  

Çünkü iş yeri hekimi ve iş güvenliği uzamanı çalıştırılmasını ya da bu hizmetin dışarıdan alınmasını kapsayan 6. Ve 7. maddelerin ertelendiği koşullarda diğer düzenlemeleri hayata geçirmek olası değildir.

Kamu alanında yaşanan örnekler, istisnalar bir yana, ‘yasal zorunluluk’ nedeniyle İSG alnında yasak savmaya yönelik bir tutum sergilendiğini göstermektedir. Kısacası 6. ve 7. maddelerin uygulanmasının ertelendiği geçmiş beş yıllık süreçte kamuda gerçek anlamda bir İSG den söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki içinde bulunduğumuz koşullarda söz konusu 6. ve 7. maddelerin kamuda tekrar ertelenmeyeceğinin garantisi de yoktur.

Öte yandan hizmet koluna bağlı olarak kamu emekçilerinin önemli bir bölümü meslek hastalığına yakalanmaktadır. Ülkemizde meslek hastalıklarının tanımının çok dar tutulması ve buna bağlı olarak tarama ve tespitinin de sınırlılığı verilere ‘Türkiye’nin meslek hastalıkları konusunda dünyanın en iyisi’ olarak yansıması gibi tezat bir durum ortaya çıkarmaktadır.  Dünyada meslek hastalıkları görülme sıklığı binde 4 ile binde 12 arasında değişirken bu oran Türkiye’de ironik bir şekilde yüz binde 5 olarak açıklanmaktadır. Dolayısıyla böyle bir tabloda tüm çalışanlar gibi kamu emekçilerinin yaşadığı meslek hastalıkları da görmezden gelinmektedir.

İşçiler, emekçiler ‘kabul edilemez risk grubuna giren’ bu karanlık tabloya mahkum değildir. Yaşanan bu karanlık tabloyu değiştirmek, çalışanları kazalardan, iş cinayetlerinden, meslek hastalıklarından korumak için;  

*Öncelikle işçi sağlığı ve güvenliğinin ayrımsız tüm çalışanlar  bir hak olduğu kabul edilmelidir. Çalışanların bu hakkına karşı tek muhatap devlettir. Bu kamusal hak sağlıktan kar etmeyi hedefleyen özel şirketlere, taşeron firmalara terk edilmemelidir

*İş cinayetlerine davetiye çıkaran kayıt dışı çalışma, sendikasız -taşeron-kuralsız çalışma engellenmeli, çocuk işçiliğine son verilmelidir.

*İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerinin maliyet arttırıcı gereksiz bir harcama olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Asıl sorun iş kazalarının önlenemez olması değil, çok sınırlı maddi kaynak ayrılarak yerine getirilebilecek önlemlerin bile alınmamasıdır.

*İşyerlerinde “önce insan, önce sağlık, önce işçi güvenliği” anlayışı yerleştirilmelidir.

*İşçi sağlığı ile iş güvenliğinin birbirini tamamladığı gerçeğinden hareketle, tüm çalışanlar insana yakışır norm ve standartta bir sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmalıdır. Sigortasız ve sendikasız çalıştırma önlenmeli, kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmalıdır.

*Sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılmalı, çalışanların sosyal ve ekonomik yaşamları iyileştirilmelidir.

*Tedavi edici sağlık hizmetlerine öncelik veren uygulamalardan vazgeçilmeli, koruyucu sağlık hizmetleri geliştirilmelidir

*Kamu emekçilerinin iş kazası ve meslek hastalığı sigortası hakkından yararlanabilmesi için Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasasında gerekli değişiklik yapılmalıdır.

*İşyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları ve diğer işçi sağlığı ve iş güvenliği emekçilerine, tam bir iş güvencesi ve mesleki bağımsızlık sağlanmalıdır.

*Yıllardır ihmal edilen, kamu emekçileri açısında da çok önemli olan meslek hastalıkları sorunu çözmek için derhal adım atılmalıdır. Bumun için meslek hastalıklarının tespiti önündeki tüm yasal ve bürokratik engeller kaldırılmalı; etkin, hızlı ve pratik bir tespit ve tanı sistemi uygulamaya konulmalıdır. Meslek hastalıklarının tespiti ve önlenmesi için ülke çapında gerekli sağlık taramaları yapılmalı, meslek hastası olduğu tespit edilen tüm işçilerin tedavileri yapılmalıdır.

*Meslek hastalıklarının takibi ve önlenmesi için emek ve meslek örgütleri, işçi sağlığı uzmanları ve bilim insanlarının görüşleri esas alınarak derhal acil bir eylem planı çıkarılmalıdır. En riskli sektör ve işlerden başlayarak bu acil eylem planı ülke çapında uygulanmalıdır. Bugün üç ilde bulunan meslek hastalıkları hastaneleri tüm illerde yeterli sayıda kurulmalı ve bu hastaneler sadece meslek hastalıkları ile ilgilenmelidir.

*Yeterli sayı ve nitelikte iş müfettişi istihdam edilmelidir.

*İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini piyasaya terk eden, işçi sağlığını rant alanı haline getiren sistemden vazgeçilmelidir. İşyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve üniversiteler tarafından eğitilmeli ve sertifikalandırılmalıdır.

*Eşit katılımlı bir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Konseyi kurulmalı ve bu çatı altında özerk-demokratik, mali yönden bağımsız bir İSG kurumu oluşturulması hedefi politika belgesi ve eylem planında yer almalıdır.

Paylaş:

Yorumlar kapatıldı.

Paylaş